Hayatın Anlamı! Sıcak Sıcak!

Posted in genel on October 19th, 2008 by Case Study

Köprü tıkalıydı çok kötüydü o ilişki iyiydi bu ilişki kötüydü o öyle düşündü bu böyle düşündü onu yetiştirdim başarılıyım bunda saçmaladım başarısızım şu adamdan hoşlandım denedim olmadı şu kız salak çıktı denedim olmadı yemek yedim çok nefisti aç kaldım çok kötüydü şu partiye gittim çok sıkıldım bi kitap okudum çok beğendim o öyle bir insan bu şöyle bir insan şu durum böyle saçma şu durum şöyle güzel…

Bir yorum yapma hali herşeyle ilgili, bi karar verme, bunu duyurma.
Biriyle tanıştım çok salaktı. Biriyle tanıştım çok akıllıydı… Denedim olmadı.
Neyi denedin?
Dur çok mantıklı birşey söyledi… Sanırım akıllı.
Ee?
Bütün bu yorumları ne için yapıyorsun? Karşılaştığın her şeyde, tanıştığın her insanda sonuçla ilgili bir gizli gündem var. Yeni insanlarla tanışmak burda ele alınacak en iyi case study, çünkü hayatın anlamına ordan varılıyor. Çok basit bak!
Biriyle tanışınca onunla ilgili bir yorum yapıp, onu “insan” olarak değerlendiriyorsun mesela. İşin sonunda varacağı yer, o insanla arkadaş olmak hayatına katmak ya da onunla çıkmak ya da evlenmek sonuçlarından yola çıkıp o iletişime nasıl davranacağınla ilgili bir karar veriyorsun. Boşver çok salak. Aa dur çok akıllı.
Peki ama neye karar veriyorsun? Ya da vazgeçtiğin şey ne?
Hayatta aldığın bütün kararların motivasyonu üremek olduğu için, daha iyi bir nesile katkıda bulunmak olduğu için, ya da dönüp dolaşıp oraya vardığı için, insan diye birşeyle ilgili fikirlerin-yorumların var.
Peki o zaman beynin neden bu kadar gelişmiş? Beynin bu kadar gelişmiş olmasaydı da hayatını aynı bu şekilde ve şu an neyi hedefliyorsan tam da o amaçlarla yaşıyor olurdun. Peki neden aklın ve duyguların bir leoparınkinden daha ileri? Yani hayatın amacı ne?
Aklın çok gelişmiş olduğu için, herşeyi ayrı ayrı sevme veya sevmeme, onları olduğu gibi yaşama ve onlarla ilgili ayrı ayrı şeyler hissetme yeteneğin var oysa. Birini tanıdığında, bir gülüşten çok hoşlanabilirsin, ve onu öyle, o gülüşün sahibiyle özdeşleştirmeden sevebilirsin. Kötü bir huydan olduğu gibi hoşlanmayabilirsin, ya da seni zorla götürdükleri için havaya giremediğin bir sosyal ortamda bir parça buzun bardakta duruşunu sevebilirsin, kötü bir espriden olduğu gibi nefret edebilirsin, daha doğrusu yaşayabilirsin, hangi sosyal ortamda olduğundan bağımsız. Değerlendirmeden yorumdan bağımsız. Sonuçtan bağımsız.
Çok gelişmiş beynin ve duygularınla, buna yeteneğin var. O anı olduğu gibi yaşamaya, “şey”leri birbirinden bağımsız yaşamaya, “kavram”ları olduğu gibi yaşamaya, bir şeye “karar vermeden” değerlendirmeye yeteneğin var! Bununla arkadaş olayım, bununla çıkayım, bununla evleneyim, bununla üreyeyim, bununla çalışayım gibi sonuç olan herşeyi sebep haline getirerek ilişkiler seçiyorsun, insanlar seçiyorsun, ortamlar nesneler seçiyorsun, yorumlar yapıp noktalar koyuyorsun. “Doğal seleksiyon” denen üreme iyi nesil yaratmaya yönelik bir durum tespitine alet oluyorsun her an, her dakika.
Yaşayan herşeyden farklı olarak, bir hayvandan ya da bitkiden farklı olarak, her “şey”i yaşamaya -onla ilgili birşey hissetmeye, bir sanat eseri hayal etmeye, beyninde değişik bir atmosfer yaratmaya, hayatına eklemeye, uygulamaya, katma değere dönüştürmeye…- yeteneğin var halbuki, ve bunu yapabilmek, şeylerden yola çıkıp kapsayan kümeyle ilgili yorum yapmamayı becerebilmek, Herkül çabası istiyor!
Çünkü, bu türlü, bu kadar “farkında” yaşarsan, ve herkes senin gibi olmazsa, üremeyebilirsin. Bu yüzden doğan buna izin vermiyor. Dünyanın en zor, en çok konsantrasyon isteyen şeyine dönüşüyor. Doğan seni bundan alıkoyuyor, çünkü içinde üreme içgüdüsü yok. Bir gülüşten gülüş olarak hoşlanıp bir kabalıktan kabalık olarak nefret edebilsen ve onla ilgili anlayışını geliştirmek için kullanabilsen, ve bunu hiçbir insan ya da kararla özdeşleştirmeden değerlendirebilsen, beynin bir işe yaramış olur. Tam olursun, bütün olursun.
Herkes böyle yaşayabilse, dünyada sevgi ve hoşgörüden başka hiç birşey kalmaz. Kimseyi yargılamazsın çünkü “için” yargıladığın birşey yoktur. İlişki kurmak önceliğin yoktur. Kavramlar ve şeyler vardır. Durumlar vardır. Hisler düşünceler vardır. Ve ancak herkes-bütün dünya böyle yaşayabilse, üremek istediğinde bunu da biriyle konuşarak, zamanı geldiğinde ya da canın istediğinde, konuşarak, yapabilirsin. İşte insan beyninin bu kadar gelişmiş olmasının sebebi budur. Buraya varma kapasitesidir. Beynin ve bin türlü duygunun hakkını verme kapasitesidir. “Tanrı var mı?” sorusu bunun böyle bir test gibi duruyor olmasından çıkar. Bu beynin bir anlamı olmalı… İşte bu kadar farkında olma kapasiten varken olamıyorsan, o zaman inanacak birşey ararsın. Yapmadığın şeyi yapmamayı haklı çıkarmak istersin. Herkes kapısının önünü nasıl süpürmüyorsa ve dünya bu yüzden pisleniyorsa, herkes farkında olup kavramları şeyleri yaşamadığı için tanrı hep varolacak, insanlar hep beraber ve aynı anda ordan oraya şaşkın şaşkın sürüklenip gidecek. “Bütün bunların bir anlamı olmalı.” Hayır yok, senin yaşadığın şeklin bir anlamı yok. Bütün bunlar ancak farkında olarak yaşarsan anlamlanır. Daha doğrusu, bir anlam aramazsın artık, yaşarsın. İnsan gibi. Beyin denen şeyin gerektirdiği gibi. Olması gerektiği gibi.

Tags: , , , , , , ,

Oyunlar Oynayalım

Posted in genel on August 28th, 2008 by Case Study
Sanat denen şeyin deposunda, bir “oyunlardan sıkılmış” insan profilidir gidiyor. Beklenti yüklü insan doğası, kastettiği kötü niyetli oyunun asıl bu olduğunun farkında değil.
Gerçek dünyadan bir örnek alalım. Bayağı, senin dünyana ait bir kavram. “Case study.” “Sinerji” gibi. “Buraya kadar herşey normal,” gibi. “Büyük resme bakalım,” gibi. “Kolay gelsin,” “afiyet olsun,” gibi. Ezbere, gerekli, güvenli bir kavram, case study. Diyelim ki bir işin var, bu en az orta yaşlardasın ya da yaklaştın demektir. Sonsuza kadar yaşamayacağına göre (sürpriiiiz!) bir bu kadar daha gerçekten yaşamaya fırsatın var en fazla. Koy bunu cebine. Aslında cebine koymadan üşenmeyip saysan yaşadığın hayatı ya da zırladığın dertleri bünyende tutmana da gerek kalmayacak ama, neyse. Devam edelim, para kazanıyorsun, ailende büyük bir sorun yok, sağlıklısın vs, ama illa ki bir derdin var. Sabahtan akşama kadar “hiçbir derdim yok kendimi muhhhteşem hissediyorum lay lay loom,” diye dolaşıyorsan delisin demektir zaten. Odana git. Birine aşıksın mesela. Ve aşkın karşılıksız çıktı. Geceleri uyuyamıyorsun. Arkadaşların sana öğütler veriyor, “İstediğini almak için şöyle yap abi böyle yap abi…” Sen de diyorsun ki “Ama… ama… böyle hesaplar yaparsam, böyle oyunlar oynarsam ne anlamı var?” Bu ne demek biliyor musun, asıl büyük oyunu sen oynuyorsun demek. Kendi kendine sadece çok istemekten inme inmesi hali, hayata katabileceğin hiçbirşey yok oyununu oynuyorsun demek. Halbuki o şeyi ister hale ne kadar doğal geldin, hatırlıyor musun? Sen hareket halindeyken, yani hayatını yaşıyorken, beğendin, istedin. Bu. İnsanoğlu, beyninin kapasitesinin farkında olup da bunu kullanmamayı marifet sanan çok ilginç bir yaratıktır. Gelecek otuz-kırk yılını da böyle geçirmeyi hayatın bir “oyunu” zanneder. İnsan istemekten sakat kalınca, çocukluğumuzun en neşeli şeyi kötü niyetli, pis birşey olur çıkar.
“Oyunlar oynamak istemiyoruuuum…” Oysa oyun dediğin şey, harekete devam etmektir. Oyunlar oynamak kavramı, sen hareketi bırakıp, sadece yere yığılıp isteme duygusunu yaşamayı seçtiğin için, kötü niyetli olarak algılar hale geldiğin birşeydir. Bütün iş zamanlamada ve tutarlı, farkında olmaktadır halbuki. O şeyi istediğin anki halinin farkında olsan ve bunu sürdürebilsen, harekete ve hayata devam edebilsen, çok istediğin şeyin çekim alanına girdiğinde doğal olabilirsin. Takdir edilesi herşeyini görünür kılabilirsin. Duygularına ya da emeğine çılgınca karşılık ister hale gelmeden önce, sen gibi, dımdızlak durabilsen kötürüm olmazsın. Çünkü böyle durumlarda girdiğin atıl hal, karşılık beklediğin şey neye ihtiyacı olduğunu biliyor varsayıyorsun demektir. Oysa istediğin herşeyin, beklenti beslediğin herşeyin içinde insanlar vardır, ve neye ihtiyaçları olduğunu bilmezler. Söyleyebilirler, ama söyledikleri kadarı senin onlarda yarattığın etki kadarıdır. Hayatta herşey, manipule edilmeyi bekler. Sen sadece yattığın yerde kendi kendine takdir dilenirken, tek gerçek senin takdir dilendiğindir, adı üzerinde. Ve emin ol, bu istediğin terfiyi almana yeterli olmaz. “Oyunlar oynamak istemiyoruuuum,” bir taleptir, bir pişmanlık yakarışıdır o hale geldiğine, hala bir deklarasyon değil.
Hayata devam etmeyi bırakmak, kendini duygularına bırakmak değildir. Sadece kendini büyük bir zevkle isteme duygusuna bırakmaktır. Hayatın oyununu oynamayı bırakmak, hayatı sana küstürür. Hayat koşarak eve gidip annesine der ki, o benimle oynamıyor, artık onu sevmiyorum.

Tags: , , ,