Apple’ın tableti iPad duyuruldu!

Posted in genel, teknoloji on January 28th, 2010 by Esteban Du Plantier

multi_touch_20100127Apple günlerdir beklenen açıklamayı yaptı. 9.7 inch uzunluğunda iphone’un işletim sistemini kullanan bir tablet bilgisayar çıkardı. iPad isimli cihaz beklentileri tam olarak karşılayamadı diyebiliriz. iPad’den beklenen ama ürüne eklenmemiş özellikleri sıralamak gerekirse:

1.Aynı anda birden çok işlem yapılamaması.

2.Ön yüzünde veya arka yüzünde bir kameraya sahip olmaması.

3.HD Video out özelliğinin olmayışı.

4.Adobe Flash desteğinin bulunmayışı.

Bakalım Apple bu eksikleri giderme yolunda nasıl bir yol izleyecek zamanla göreceğiz.

Detaylar için : www.apple.com/ipad

Francis Ford Coppola İstanbul’da!

Posted in genel, sinema on October 20th, 2009 by Esteban Du Plantier

2365536840_3b6374974f_oGodfather üçlemesi ve Apocalypse Now gibi unutulmaz filmerin yönetmeni Francis Ford Coppola dün İstanbul’da sinema öğrencileri ile buluştu. Panelde öğrencilerle oyunculuk, senaryo yazımı, teknoloji gibi birçok konuda konuştu. Ben de o topluluğun arasına sızmayı başardım ve bu unutulmaz söyleşiyi dinleme şansı buldum. FFC ile ilgili izlenimlerim şu yönde: Adam son derece mütavazi, komik ve çocuksu naifliğini kaybetmemiş ihtiyar bir  delikanlı. Bize gençlik hikayelerini, sinemanın geleceğini düşündüğü noktayı anlattı. Sorularımıza sabırla cevap verdi. Salondaki ben dahil tüm katılımcılara ilham kaynağı olmuştur sanırım. Konuşmanın içeriğini unutsanız da sizde motivasyon ve hırs gibi duygular uyandıran konuşmalar vardır ya onlardan biriydi. İyiki geldi FFC, yine bekleriz.

Tags: , ,

Farkındayım öylese varım!

Posted in genel on May 23rd, 2009 by Esteban Du Plantier
ad_apple_1984_2Bir robot düşünün ki kendi işlemcisinin yetersiz olduğunu fark etsin veya bir çita düşünün ki hiç bir zaman 50 dakika depar atarak koşamayacağının ezikliğiyle yaşasın. Sadece insan denilen hayvan bu kendini bilmişlik lanetiyle etiketlenmiş. Sabahları uyanıyorum ve yaşadığım duygusal boşlukların bende yarattığı yalnızlık hissinin farkına varıyorum. Farkına varıp hiç birşey yapamayacak olmanın nötür ezikliği içinde yaşıyıp gidiyorum.Hepimiz gibi. Ben bunu fark edenlerden biriyim sadece.Evrimimizi tamamlayamamış duygusal ve fiziki konumumuz beni çok üzüyor. Günde 8 saat uyumadan enerji depolayamayan, 5 saatte bir yemek yemezse söylenen, küçücük bir travmada tüm duygusal dünyası altüst olan biz zavallı insancıklar. Evrimini tamamlamış 40 milyon yıllık köpekbalığından çok daha aciz bir haldeyiz ama bize bahşedilmiş lanet mi desem hediye mi desem karar veremediğim bir özellik var ki o da farkındalık. Herşeyin farkına varma yeteneğimiz var hem de kendi aciziyetimiz dahil. Olayların farkına varma özelliğimizin bile farkına varıyoruz. Ben bu yazıyı yazarken de olayları farkına varma özelliğimin farkına varmamın farkına vardığımı anlatıyorum böbürlenerek. Yani sözün özü bu insan denen yaratık adam olmaz, arkadaş. Yazımı Salim’in “Alo” şarkısıyla bitirmek isterim. Çünkü o da sevgilisinin aradığını fark edemedi,çünkü “Telefonu vibrasyondaydı canıııııııım”
cyb1233548545114

Frambuazlı Pasta

Posted in genel on April 10th, 2009 by Case Study

109

Bir dilim kek. Sıcak çikolata. Kekikli zeytin. Deniz kokusu. Türk kahvesi. Meyve kokteyli. Kır düğünü. Arnavut kaldırımı. Dolunay. Müzik kulağı. Pembe terlik. Bahar çiçekleri. Limon-zeytinyağı. Sabah güneşi. Derin uyku. Halka küpe. Açık çay. Ilık rüzgar. Izgara balık. İpek şal. Milföy hamuru. Kokulu mum. Sıcak simit. Renkli bilye. Peter Pan. Rendelenmiş ceviz. İlk aşk. Ek kart. Mavi gökyüzü. Çocuk bayramı. Tatlı biber. Büyükayı. Kese kağıdı. İspanyolca kursu. Masa örtüsü. Püsküllü uçurtma. Yeşil ışık. Uyku mahmurluğu. Patlamış mısır. Lunapark sarısı. Çoban salata. Pocahontas. Koşu ayakkabısı. Kırmızı kiremit. İlk öpücük. Çilek reçeli. Açıkhava konseri. Anaokulu. Kuzukulağı. Simli ruj. Sevinç gözyaşı. Pastel boya. Kanlıca yoğurdu. Gece elbisesi. Piknik sepeti. Sınıf arkadaşı. Sıkma portakal. El yazısı. Renkli rüya. Tatil planı. Şarap kadehi. Golf sopası. Yeni ayakkabı. Miss Piggy. Sinema bileti. Karınca yuvası. Başucu kitabı. Sevinç nidası. Midye dolma. Pijama partisi. Bahar temizliği. Kokulu silgi. Uzun çoraplı kız. Ağaç kulübesi. Beyaz bisiklet. İyi dilek. Pembe kurdela. Yavru kaplan. Tuzlu fıstık. Sarı vosvos. Serin gölge. Çikolatalı sufle. Basketbol sahası. Çam sakızı. Çıplak ayak. Deniz börülcesi. Bal arısı. Aydede. Gemi yolculuğu. Krem brule. Küçük prens. Limon ağacı. Mercimek köftesi. Özgür ruh. Günbatımı. Bal kavanozu. Deniz kokusu. Deniz kokusu. Deniz kokusu. İkinci perde.

 

Baharın incelikleri, hayatın inceliklerini birbirinin peşi sıra aklına düşürüyor. Soyut, somut ama illa ki küçük, güzel, ferah şeylere aklın takılıyor. Güneş, bulut birbirine giriyor. Sevdiğin yanında değilmiş, karnende kırık varmış, fark etmiyor.

 

Bu sefer hazırlıklı ol. Bu sefer, bir minder tut.

Önce kendine özgü karışıklığıyla bahar, temizliğe başlıyor. 

Tags: , , ,

Street Fighter IV

Posted in genel on March 3rd, 2009 by schattenjager

street-fighter

18 sene olmus, baska bisey yazmadan once iki saniye durup dolu dolu bi OHA demek lazim. kliselerden vebadan kacar gibi kacan bir insana reva midir amma yaslanmisiz klisesi? ama napalim ki boyle. dusunmek gerekiyor neler yapardim acaba 18 sene once… ortaokula gidiyor ve her derse girene 5 verildigi halde kotu notlar almayi bir sekilde basariyor olmam lazim, emin olamadim. ama amiga 500′um vardi, bundan eminim mesela. bir de kedim vardi, sevimlilik incarnate. simdi suratini bile zor hatirladigim bir arkadasimin kedisi yavrulamisti, en guzelini de ben almistim. beyazli bir tekir! uzgun insan gordu mu kucagina atlayip sarilirdi. 6. katta ve cok yogun bir caddede otururduk o zamanlar ama yine de her gun sokaga cikmak icin o 6 kati iner, aksam olunca da geri cikardi. en guzel hatirladigim kedimdir ama hayir, ilk oldugu icin degil muthis bir hayvan oldugu icin. gitti gelmedi tabi bi gun. /drama

derslere doneyim. durum parlak degildi evet ama neden? zor degil cevabi. tahmin edilebilecegi gibi 80lerde dogup bilgisayar sahibi olan her oglan ve bir miktar kiz cocugu gibi ben de oyle boyle degil, sabah aksam oyun oynardim. yepyeni bir c64′um olmustu, ciktigi gun almis ve yatagimin yanina ben uyurken birakmisti babam. uyandigimda ne kadar sevindigimi cok iyi hatirlarim ki unutulmasin, ortaokula baslama tarihimi hatirlamayan bir insanim. c64, amiga guzeldi ama bir yere kadardi sevimli platform oyunlari, neseli ordekler, hizli arabalar. yasim da biraz musade edince yurt sinirlari dahilinde atari salonu, uygar dunyanin diger noktalarinda arcade denilen yerlere gitmeye basladik.  basladik diyorsam kendimi cogul gordugumden veya fatih terim oldugumdan degil, ama oralara genellikle 3-5 kisilik ekipler halinde gidilir. daha fazla anlatmayayim, mudavimleri zaten biliyorlar bunlari ve en azindan bir sure takilmamis olanlara da bir sey ifade etmez anlatildiginda. konuya donsem keske. 91 yilinda cikmis street fighter 2, dovus oyunlarinin belki de en unlusu. bize de ayni yil gelmisti. (viva ozal)

buraya es veriyorum…

eh yani, oynadik tabi. aylarca oynadik, durmadan oynadik, hayvanlar gibi de oynadik. kimse bilmezdi ilk zamanlarinda hadoken nedir, shoryuken nasil yapilir ama tahmin ediyorum yabanci oyun dergileri kurcalandi (internet unavaliable) ve bir sekilde hareketler ogrenildi, iyi oynayanlar meydana cikti ve kotu oynayanlar jetonlara servet harcadi, babalardan tokatlar yendi. simdi dusundum de ben de ikinci el bi araba parasi yemisimdir o batakhanelerde. ama ehliyet almadim hic, sorun degil.

ve araya cok sey girdi, super street fighter 2 turbo girdi mesela ki kisa zaman oncesine kadar serinin en iyi oyunu kabul edildi. mortal kombat, fatal fury, king of fighters, tekken, soul calibur ve bi suru sey. dovus oyunlarinin disinda da binlerce sey girdi tabi de onlari mi anlatayim, cumleyi dar anlayalim. 18 sene diyorum, boru degil ki. arcade’lere gitmez oldum, sumuklu bebelere satasmasinlar diye jeton rusvetleri vermez oldum, yaslandim, sirtim agriyor ne zamandir ve uzerine belim de agrimaya basladi. merdiven cikmaktan vazgecen kedim hala yasiyordur diye kendimi avutacak zaman bile bitti seneler once.

simdi street fighter IV oynuyorum, eskisi kadar degil ama yine oynuyorum. ankara’ya gitmistim gecen, oradan aldim. 18 yil once oturdugumuz, merdivenlerinde pati izleri olan evin tam karsisinda bi dukkandan. bazi seyler degisirken bile ayni kaliyor. ama jeton atmiyorum artik, bi kere verdim parayi bundan sonrasi bedava. yanimda dirsek atip hareketimi bozan atari cakali da yok, evin salonu da ergenlige yeni girmis oglan kokmuyor, memnunum. oyun arkadaslarimi ozluyorum biraz, coguyla gorusmuyorum artik ama var hala oynayacak bi kac yigit, sagolsunlar.

tepeye o resmi koyup da oyunla ilgili tek kelime etmemeyi basarmak uzere oldugumu farkettim ama simdi oturup da teknik detaylar vermeyecegim, neden vereyim? bin tane review sitesi var okunacak. hem hic uymayacak simdi oyle seyler yazmak. ama sunu soylemem gerekiyor ki carpilmayayim; yapilmis en iyi street fighter, en iyi dovus oyunu. eskilerinde guzel olan her sey daha guzel ve uzerine bir de oynanabilirlige tavan yaptiran yenilikler var ki… cok guzel iste be, yeter bu kadar. hadi oyun dergisi yazari gibi bir de not vereyim, icimde uktedir. (evet 18 senedir)

grafik : super

oynanabilirlik : muthis

ses : muazzam

replay value : sinirsiz

en sevimli kedinizi hatirlatma : priceless

o zaman - fight.

Tags: ,

Dile Benden Ne Dilersen

Posted in genel on January 2nd, 2009 by Case Study

2009’a girdik. Hala bekliyoruz. Dilekler diliyoruz. Bütün güzel şeyler için.

Bugün bi dizide bi kadın “Some dreams, you have to let go,” dedi.

Aynı dizide boşanmış bi kadınla bi adam tekrar bir araya gelirken kadın “Bildiğimiz şeylere geri dönmenin en iyisi olduğunu düşünüyoruz, çünkü başka birşey bilmiyoruz,” dedi.

Yani soru şu: Doğruyu yapmak mı, kolay olanı yapmak mı.

Eğer bildiğin daha iyi birşey yok diye, eski birşey, bildiğin birşey sana güven veriyor diye oraya doğru çekiliyorsan, bunun doğru olmadığını biliyorsan, doğru olan onu yapmamaksa, daha iyi bir şey, daha mutlu olacağın yeni birşey için beklemek ve savaşmaksa doğrusu, onu hiç bulamama riskini almalı mısın?

Eğer risk almak, yanlış bir atış olursa sonunda, “en azından denedim” demek bizi ne kadar mutlu edecek? Her zaman, “en azından denedim” demenin daha doğru olduğunu savunurum ben, ama bunu dediğin zaman, içinden hep o duruma düşmemeyi diliyorsun gizliden gizliye. Hayatımız hep daha güvenli ve kolay olan seçimleri yapmakla geçti. Bir kısmımız büyük riskler alıp yanlış şeylerin içinden çıktı, hayatını değiştirdi baştan aşağı, ve yaptığı bu seçimden mutlu oldu. Şimdi yeniden aynı hatayı yapmayacak kadar büyüdük, ama bekleyip umarak bir çeşit savaş verdiğimiz şeyler hala yok, not visible, not existing. Hayatı daha başarılı bir iş, büyük bir aşk, ya da onun gibi bir happy ending bekleyerek geçirmeye devam etmeli miyiz? Artık bunu bırakmak ve hayatını mümkün ve senin elinde olan şeylere doldurmak gerekmiyor mu?

Belki de daha iyi bir insan olmak, her zaman elinden gelenin en iyisini yapmak, görünür fırsatları değerlendirmek, yeteneklerini değerlendirmek yeterli artık. Daha iyi ‘bir’şey beklemek yerine en iyisini dilemek yeterli artık. “Yapmaya” enerjin varken yapmak, elindekini ve gözünün önündekin yapmak, birşey beklemeden daha iyisini umarak yapmak ve bunun evrende senin için birşeyleri değiştireceğini ummak yeterli artık belki de. Beklemek yoruyor insanı, umut ettiğin şeyler belirli ise, umut bazen çok yorucu birşey olabiliyor.

Küçük bir çocuğun geleceğine yıldızları izler gibi bakması gibi bakabilmek lazım hayata. O yıldızlara bir anlam yüklemeden, yıldızları daha iyi bir hayatta olacaklarla özdeşleştirmeden. Hayatın sana vereceklerine kucak açmak lazım sadece, açık olmak. Daha iyi bir insan olmak, kendine iyi bakmak, cesur olmak, yeteneklerini değerlendirmekten başka bir sorumluluğun yok aslında belki. Gerisi üzerinde bir kontrolün yokken, başına gelmeyen herşey için üzülmek, sadece boş umutlar ve  belirli dilekler üzerine yoğunlaşmak yeteneklerini ve kendini gerçekleştirmeni engelliyor, çünkü mutlu olmuyorsun. O’nun değişmesini beklemek, işinin sana mutluluk vermesini beklemek, daha fazla para kazanmayı beklemek, onlar’ın mutlu olmasını beklemek mutsuzluktan başka birşey vermiyor insana. Dış dünyanın senin istediğin gibi şekillenmesini beklemek seni kendi kendine hareket etmekten, “devam etmekten” alıkoyuyor. Gerçekleşmeyen hayallere takılmak, olduğun yerde takılmana neden oluyor. Onlarla birlikte yeteneklerin, tüm potansiyelin ve kendinle ilgili bilmediğin herşey de görünmez oluyor.

Ben diyorum ki, bazı hayaller bırakalım gitsinler. Bazı hayallerin objeleri kıpırdamaz, onları bırakmak lazım. Onlarsız ne olduğumuza bi bakmak lazım.

Güvenli, bildiğin yere gitmek mi, içindeki sesin dediği gibi doğru olanı yapıp olasılıklara açık olmayı seçmek mi, bakmak lazım. Kendini tanımak lazım.

Doğru olanın seni götürme ihtimali olan “en azından denedim” noktası seni ne kadar korkutuyor, bakmak lazım.

Doğru olanı bilecek ve deneyecek kadar zekiyken, bu shot’ın seni götürme ihtimali olan heryerde mutlu olacak kadar cesur musun, bakmak lazım.

İyi düşünmek lazım. İçindeki hep doğruyu söyleyen sesi duyabiliyor olmak, onu dinleyip ona göre davranmak bilinç gerektirir. Gittiğin heryerde, onun seni götüreceği heryerde mutlu olmayacaksan, sonuca değil yolculuğa odaklı olamayacaksan, senin için doğru olan bu olmayabilir.

İçindeki sesi duyacak kadar zeki olmak, onun dediğini yapacak kadar cesur olduğun anlamına gelmez. Ama bu öğrenilir. Cesur olmayı öğrenebilirsin. Yeter ki iyi düşün.

Ben diyorum ki, artık bazı hayalleri bırakalım gitsinler. Bişeyler birikmiş olmalı, bi dönüp içeri bakalım. Dışardaki herşeyin ve olasılıkların bizi mutlu etmesini beklemekten vazgeçelim artık. Aynı hayallerle vakit kaybetmeyi bırakalım. İçerde neler var bi bakalım. Kutuları açalım. Kullanmadığımız giysileri atalım. O hala üstümüze olan ama hiç giymediğimiz giysileri, hiç kullanmadığımız yemek takımlarını atalım. Yeni yılda geçen seneki dilekleri çıkarıp aynı kutuya geri koymayalım artık, yapılmamış işleri ya yapalım ya da bırakalım yapılmasın, unutalım.

Bu yıl dilekler dilemeyelim artık, eninde sonunda eskilerinin aynısı olmaktan ileri gitmeyen dilekleri yeniden dilemeyelim.

İçimizden gelen ve yapabileceğimizi bildiğimiz birşeylerin peşinden koşalım bu sene. 

Gerisi bırakalım serbest kalsın.

Ve biz de serbest kalalım. 

Hayatın Anlamı! Sıcak Sıcak!

Posted in genel on October 19th, 2008 by Case Study

Köprü tıkalıydı çok kötüydü o ilişki iyiydi bu ilişki kötüydü o öyle düşündü bu böyle düşündü onu yetiştirdim başarılıyım bunda saçmaladım başarısızım şu adamdan hoşlandım denedim olmadı şu kız salak çıktı denedim olmadı yemek yedim çok nefisti aç kaldım çok kötüydü şu partiye gittim çok sıkıldım bi kitap okudum çok beğendim o öyle bir insan bu şöyle bir insan şu durum böyle saçma şu durum şöyle güzel…

Bir yorum yapma hali herşeyle ilgili, bi karar verme, bunu duyurma.
Biriyle tanıştım çok salaktı. Biriyle tanıştım çok akıllıydı… Denedim olmadı.
Neyi denedin?
Dur çok mantıklı birşey söyledi… Sanırım akıllı.
Ee?
Bütün bu yorumları ne için yapıyorsun? Karşılaştığın her şeyde, tanıştığın her insanda sonuçla ilgili bir gizli gündem var. Yeni insanlarla tanışmak burda ele alınacak en iyi case study, çünkü hayatın anlamına ordan varılıyor. Çok basit bak!
Biriyle tanışınca onunla ilgili bir yorum yapıp, onu “insan” olarak değerlendiriyorsun mesela. İşin sonunda varacağı yer, o insanla arkadaş olmak hayatına katmak ya da onunla çıkmak ya da evlenmek sonuçlarından yola çıkıp o iletişime nasıl davranacağınla ilgili bir karar veriyorsun. Boşver çok salak. Aa dur çok akıllı.
Peki ama neye karar veriyorsun? Ya da vazgeçtiğin şey ne?
Hayatta aldığın bütün kararların motivasyonu üremek olduğu için, daha iyi bir nesile katkıda bulunmak olduğu için, ya da dönüp dolaşıp oraya vardığı için, insan diye birşeyle ilgili fikirlerin-yorumların var.
Peki o zaman beynin neden bu kadar gelişmiş? Beynin bu kadar gelişmiş olmasaydı da hayatını aynı bu şekilde ve şu an neyi hedefliyorsan tam da o amaçlarla yaşıyor olurdun. Peki neden aklın ve duyguların bir leoparınkinden daha ileri? Yani hayatın amacı ne?
Aklın çok gelişmiş olduğu için, herşeyi ayrı ayrı sevme veya sevmeme, onları olduğu gibi yaşama ve onlarla ilgili ayrı ayrı şeyler hissetme yeteneğin var oysa. Birini tanıdığında, bir gülüşten çok hoşlanabilirsin, ve onu öyle, o gülüşün sahibiyle özdeşleştirmeden sevebilirsin. Kötü bir huydan olduğu gibi hoşlanmayabilirsin, ya da seni zorla götürdükleri için havaya giremediğin bir sosyal ortamda bir parça buzun bardakta duruşunu sevebilirsin, kötü bir espriden olduğu gibi nefret edebilirsin, daha doğrusu yaşayabilirsin, hangi sosyal ortamda olduğundan bağımsız. Değerlendirmeden yorumdan bağımsız. Sonuçtan bağımsız.
Çok gelişmiş beynin ve duygularınla, buna yeteneğin var. O anı olduğu gibi yaşamaya, “şey”leri birbirinden bağımsız yaşamaya, “kavram”ları olduğu gibi yaşamaya, bir şeye “karar vermeden” değerlendirmeye yeteneğin var! Bununla arkadaş olayım, bununla çıkayım, bununla evleneyim, bununla üreyeyim, bununla çalışayım gibi sonuç olan herşeyi sebep haline getirerek ilişkiler seçiyorsun, insanlar seçiyorsun, ortamlar nesneler seçiyorsun, yorumlar yapıp noktalar koyuyorsun. “Doğal seleksiyon” denen üreme iyi nesil yaratmaya yönelik bir durum tespitine alet oluyorsun her an, her dakika.
Yaşayan herşeyden farklı olarak, bir hayvandan ya da bitkiden farklı olarak, her “şey”i yaşamaya -onla ilgili birşey hissetmeye, bir sanat eseri hayal etmeye, beyninde değişik bir atmosfer yaratmaya, hayatına eklemeye, uygulamaya, katma değere dönüştürmeye…- yeteneğin var halbuki, ve bunu yapabilmek, şeylerden yola çıkıp kapsayan kümeyle ilgili yorum yapmamayı becerebilmek, Herkül çabası istiyor!
Çünkü, bu türlü, bu kadar “farkında” yaşarsan, ve herkes senin gibi olmazsa, üremeyebilirsin. Bu yüzden doğan buna izin vermiyor. Dünyanın en zor, en çok konsantrasyon isteyen şeyine dönüşüyor. Doğan seni bundan alıkoyuyor, çünkü içinde üreme içgüdüsü yok. Bir gülüşten gülüş olarak hoşlanıp bir kabalıktan kabalık olarak nefret edebilsen ve onla ilgili anlayışını geliştirmek için kullanabilsen, ve bunu hiçbir insan ya da kararla özdeşleştirmeden değerlendirebilsen, beynin bir işe yaramış olur. Tam olursun, bütün olursun.
Herkes böyle yaşayabilse, dünyada sevgi ve hoşgörüden başka hiç birşey kalmaz. Kimseyi yargılamazsın çünkü “için” yargıladığın birşey yoktur. İlişki kurmak önceliğin yoktur. Kavramlar ve şeyler vardır. Durumlar vardır. Hisler düşünceler vardır. Ve ancak herkes-bütün dünya böyle yaşayabilse, üremek istediğinde bunu da biriyle konuşarak, zamanı geldiğinde ya da canın istediğinde, konuşarak, yapabilirsin. İşte insan beyninin bu kadar gelişmiş olmasının sebebi budur. Buraya varma kapasitesidir. Beynin ve bin türlü duygunun hakkını verme kapasitesidir. “Tanrı var mı?” sorusu bunun böyle bir test gibi duruyor olmasından çıkar. Bu beynin bir anlamı olmalı… İşte bu kadar farkında olma kapasiten varken olamıyorsan, o zaman inanacak birşey ararsın. Yapmadığın şeyi yapmamayı haklı çıkarmak istersin. Herkes kapısının önünü nasıl süpürmüyorsa ve dünya bu yüzden pisleniyorsa, herkes farkında olup kavramları şeyleri yaşamadığı için tanrı hep varolacak, insanlar hep beraber ve aynı anda ordan oraya şaşkın şaşkın sürüklenip gidecek. “Bütün bunların bir anlamı olmalı.” Hayır yok, senin yaşadığın şeklin bir anlamı yok. Bütün bunlar ancak farkında olarak yaşarsan anlamlanır. Daha doğrusu, bir anlam aramazsın artık, yaşarsın. İnsan gibi. Beyin denen şeyin gerektirdiği gibi. Olması gerektiği gibi.

Tags: , , , , , , ,

Spotlight

Posted in genel on September 1st, 2008 by Case Study

Gerçek mutlular, ya birşeyi umutsuzca istiyorlar, ya da herşeyi alıyorlardır. Başka bir gerçek mutluluk hali yoktur. Birşeyi umutsuzca isteme hali, bir boşluk değil tam tersi, ağzına kadar doluluktur. Ne yaparsan yap, nerde olursan ol, düşüncelerini meşgul edecek insani birşeye sahipsindir ve bu, hayatta başına gelebilecek en güzel ikinci şeydir. Sonuç birincisiyle aynıdır: Nerde olduğun, ne yapıyor olduğun, kimle olduğun önemini yitirir. Nerde olduğunun, ne yapıyor olduğunun farketmemesi hali, dünyada başına gelebilecek en güzel birinci şeydir. Ve bunun sadece iki sebebi olabilir. Ya bir şeyden dibine kadar yoksunsundur, ya da herşeyi alıyorsundur. Yaptığın ya da etrafında olagelen şeylerin tatminsizlik yaratamayacağı kadar tatminsizlikle dolu olmak, ve sebebini tek cümleyle özetleyebilmek, olan biten herşeyin sana vereceği marjinal faydayı arttırdığı için, senin için üzülen herkesten daha insani durumdasındır. Onların kendilerine edindikleri anlık ezbere misyonun tersine, insana ait tek şey olan duygusal durumla tıka basa dolusundur, yani, gerçekten yaşıyorsundur. Ve böyle durumlarda gülümsersen, sandığının aksine, gerçekten gülümsersin.

Tags: , , , , , , ,

Oyunlar Oynayalım

Posted in genel on August 28th, 2008 by Case Study
Sanat denen şeyin deposunda, bir “oyunlardan sıkılmış” insan profilidir gidiyor. Beklenti yüklü insan doğası, kastettiği kötü niyetli oyunun asıl bu olduğunun farkında değil.
Gerçek dünyadan bir örnek alalım. Bayağı, senin dünyana ait bir kavram. “Case study.” “Sinerji” gibi. “Buraya kadar herşey normal,” gibi. “Büyük resme bakalım,” gibi. “Kolay gelsin,” “afiyet olsun,” gibi. Ezbere, gerekli, güvenli bir kavram, case study. Diyelim ki bir işin var, bu en az orta yaşlardasın ya da yaklaştın demektir. Sonsuza kadar yaşamayacağına göre (sürpriiiiz!) bir bu kadar daha gerçekten yaşamaya fırsatın var en fazla. Koy bunu cebine. Aslında cebine koymadan üşenmeyip saysan yaşadığın hayatı ya da zırladığın dertleri bünyende tutmana da gerek kalmayacak ama, neyse. Devam edelim, para kazanıyorsun, ailende büyük bir sorun yok, sağlıklısın vs, ama illa ki bir derdin var. Sabahtan akşama kadar “hiçbir derdim yok kendimi muhhhteşem hissediyorum lay lay loom,” diye dolaşıyorsan delisin demektir zaten. Odana git. Birine aşıksın mesela. Ve aşkın karşılıksız çıktı. Geceleri uyuyamıyorsun. Arkadaşların sana öğütler veriyor, “İstediğini almak için şöyle yap abi böyle yap abi…” Sen de diyorsun ki “Ama… ama… böyle hesaplar yaparsam, böyle oyunlar oynarsam ne anlamı var?” Bu ne demek biliyor musun, asıl büyük oyunu sen oynuyorsun demek. Kendi kendine sadece çok istemekten inme inmesi hali, hayata katabileceğin hiçbirşey yok oyununu oynuyorsun demek. Halbuki o şeyi ister hale ne kadar doğal geldin, hatırlıyor musun? Sen hareket halindeyken, yani hayatını yaşıyorken, beğendin, istedin. Bu. İnsanoğlu, beyninin kapasitesinin farkında olup da bunu kullanmamayı marifet sanan çok ilginç bir yaratıktır. Gelecek otuz-kırk yılını da böyle geçirmeyi hayatın bir “oyunu” zanneder. İnsan istemekten sakat kalınca, çocukluğumuzun en neşeli şeyi kötü niyetli, pis birşey olur çıkar.
“Oyunlar oynamak istemiyoruuuum…” Oysa oyun dediğin şey, harekete devam etmektir. Oyunlar oynamak kavramı, sen hareketi bırakıp, sadece yere yığılıp isteme duygusunu yaşamayı seçtiğin için, kötü niyetli olarak algılar hale geldiğin birşeydir. Bütün iş zamanlamada ve tutarlı, farkında olmaktadır halbuki. O şeyi istediğin anki halinin farkında olsan ve bunu sürdürebilsen, harekete ve hayata devam edebilsen, çok istediğin şeyin çekim alanına girdiğinde doğal olabilirsin. Takdir edilesi herşeyini görünür kılabilirsin. Duygularına ya da emeğine çılgınca karşılık ister hale gelmeden önce, sen gibi, dımdızlak durabilsen kötürüm olmazsın. Çünkü böyle durumlarda girdiğin atıl hal, karşılık beklediğin şey neye ihtiyacı olduğunu biliyor varsayıyorsun demektir. Oysa istediğin herşeyin, beklenti beslediğin herşeyin içinde insanlar vardır, ve neye ihtiyaçları olduğunu bilmezler. Söyleyebilirler, ama söyledikleri kadarı senin onlarda yarattığın etki kadarıdır. Hayatta herşey, manipule edilmeyi bekler. Sen sadece yattığın yerde kendi kendine takdir dilenirken, tek gerçek senin takdir dilendiğindir, adı üzerinde. Ve emin ol, bu istediğin terfiyi almana yeterli olmaz. “Oyunlar oynamak istemiyoruuuum,” bir taleptir, bir pişmanlık yakarışıdır o hale geldiğine, hala bir deklarasyon değil.
Hayata devam etmeyi bırakmak, kendini duygularına bırakmak değildir. Sadece kendini büyük bir zevkle isteme duygusuna bırakmaktır. Hayatın oyununu oynamayı bırakmak, hayatı sana küstürür. Hayat koşarak eve gidip annesine der ki, o benimle oynamıyor, artık onu sevmiyorum.

Tags: , , ,

Coppola’dan hayal kırıklığı…

Posted in fotoğraf, genel, sinema on August 26th, 2008 by Esteban Du Plantier

Godfather efsanesini duymayan yoktur sanırım. Tüm zamanların en iyi filmi ve üçlemesi sayılır birçok sinema sever tarafından. Bu efsaneye imzasını atmış über yönetmen de Francis Ford Coppola. Godfather üçlemesinden sonra Apocalypse Now ile gönülleri tekrar fethetmiştir. En son 1990 yılında Godfather 3′ü yaptıktan sonra, yaptığı hiç bir film ses getirmedi maalesef. 1997′de Rainmaker diye bir filmi var ve tam on sene sonra yeni bir film ile karşımıza çıktı. Youth Without Youth filmin adı. Aslında yeni sayılmaz,2007 yapımı ama ben yeni izleyebildim. Büyük umutlar ve yüksek beklentiler ile izledim filmi. Ancak büyük bi hayal kırıklığı yaşadım. Senaryo vasat. Bütçe küçük olsun diye HD ile çekilmiş.Bir Coppola filminde görmeye alışık olduğumuz poetik sinematografi bu filmde maalesef yok. BBC belgeseli tadında bir görüntü yönetmenliği mevcut. Francis Ford Coppola’dan ince ince işlenmiş bir film beklerdim. Oysa ki o genç Avrupalı yönetmenlere özenip , minik ve kişisel bir film yapmaya karar vermiş. Godfather’ın ve Apocalypse Now’un kamera arkasını izleyenler bilir. Coppola’nın yıllarını vererek,ince ince oluşturduğu filmler bu filmler. Bu sebepten de sinema tarihinde iz bırakıyorlar ve seyircinin gözünde efsane mertebesine çıkartılıyorlar.Francis Ford sanırım ilerleyen yaşından ve ulaştığı başarılardan kaynaklı, eski usul film yapma disiplinini kaybetmiş veya bırakmış.

Daha ‘basit’ bir film yapmak istemiş. Bu basitlik de , beklentisi yüksek seyirciyi yani beni doyurmadı. Kızı Sofia Coppola ‘nın son filmi Marie Antoniette çok daha başarılı ve zengin bir film diyebilirim.Francis Ford’dan baba bir film daha bekliyorum..Baba kız yönetmen olmak ilginç bir durum olsa gerek.Aralarındaki iletişimi çok iyi ifade eden bir fotoğraf buldum. Baba Francis ve kızı Sofia’nın beraber yer aldıkları Louis Vuitton reklamı. Fotoğrafçısı ise ünlü kişilik Annie Leibovitz. Çok başarılı bir kampanya ve fotoğraf bence.

Tags: , , , , ,